Edebiyatın hem roman hem şiir alanında üretmeye devam eden, kendine özgü sesi ve yıllara yayılan bir birikimi olan değerli bir yazarla özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Onlarca eseriyle okurun dünyasına farklı pencereler açan bu önemli isim, yalnızca kalemiyle değil, yaşamı ve düşünce biçimiyle de ilham veren bir sanatçı.
Bu söyleşide; yazarlık serüveninin başlangıcından, ilham kaynaklarına; roman ile şiir arasındaki geçişlerden, günümüz edebiyatına bakışına kadar uzanan samimi bir yolculuğa çıkacağız. Hem bir yazarın iç dünyasına hem de bir şairin kelimelerle kurduğu o derin ilişkiye tanıklık edeceğiz.
Söyleşiyi hazırlarken en büyük isteğim, okurun yalnızca yeni bilgiler edinmesi değil; aynı zamanda yazarın sesini, duygusunu ve heyecanını hissetmesiydi. Umarım bu sohbet, sizlere de benim yaşadığım o edebi yakınlığı ve merakı hissettirir.
Şimdi sizi, edebiyatın hem kalbine hem de mutfağına uzanan bu keyifli söyleşiyle baş başa bırakıyorum. (Yakup Tutum)
Ekrem Kaftan: “Arkasında durabilecek eserler vücuda getirdiğime inanıyorum”
Kendinizi bize kısaca nasıl tanımlarsınız? Yazarlık ve şiir yolculuğunuz nerede başladı?
Kendimi, Allah’ın bazı kabiliyetlerle donatarak yarattığı bahtiyar kullarından biri olarak görüyorum elhamdülillah. Okumak, gözlemlemek, araştırmak, gezmek ve yazmak gibi özelliklerle donatılmış olarak yaratılmış bir kulun görevi, bu kabiliyetlerini insanlığın faydası için kullanmaktır. Yazarlık ve şiir yolculuğum, daha ilkokul sıralarında başladı desem abartmış sayılmam. Okuma yazmayı öğrendiğim ilk günlerden itibaren elime geçen bütün kitapları okumak bende bir tutku oldu. Okudukça, okuduğum kitaplardaki gibi güzel yazabilme aşkı ve arzusu duymaya başladım.
Sizi yazmaya götüren ilk kıvılcım neydi? Hatırladığınız o ilk an var mı?
İlk masalımı ilkokul dördüncü sınıfta yazdığımı hatırlıyorum. O kadar çok masal okurdum ki, kendim de masal yazabileceğime inanmaya başladım ve yazdım. Okuduğum birçok masalda, en akıllı çocuk, evin en küçüğüydü. Ben de evin en küçüğü olduğum için kendimi masal kahramanı yerine koymuş olduğumu düşünüyorum.
Hayatınızın hangi dönemleri bugün yazdığınız metinleri en çok şekillendirdi?
İlkokuldan itibaren kitap okumayı çok sevdim ama en çok, kitaba daha kolay ulaşmaya başladığım lise yıllarında sınıf arkadaşlarıma göre aşırı kitap okuyan bir talebeydim. Ancak, üniversite tahsiliyle beraber artan okuma hızım ve çeşitliliğim, İstanbul’da yaşamanın getirdiği farklı hayat tarzım ve şahit olduğum hayatlar, yazarlığımı şekillendirdi, diyebilirim. Çok iyi bir gözlemci olduğumu iddia edebilirim. Hadiseleri ve insanların davranışlarını gözlemleme alışkanlığım kendimi bildiğim andan beri vardı. İnsanların yüzlerini uzun süre inceleme gibi bir alışkanlık edindim. Bunda, annemin beni götürdüğü evlerde hiç oyuncağımın olmaması ve sürekli sessizce oturarak annemin muhataplarıyla sohbetinin bitmesini beklemek zorunda kalmam da müessir oldu, sanıyorum. Zamanla her hadiseye ve insan davranışlarına karşı dikkatle takip huyu edindim.
Okurlarınız sizi çoğu zaman kitaplarınızla tanıyor, peki siz kendinizi kişisel olarak nasıl görüyorsunuz?
İnsanın kendini tanıması, irfan ve hikmet sahibi olmasının yolunu açar. Kendimi tanımak, karakterimi, huyumu, hayata bakışımı, insanlarla münasebetlerimde nasıl davranmam gerektiğini, Allah’a ve kullarına karşı sorumluluğumun idrakinde olmaktır. Ben de bütün bu hususlarda idrak sahibi olduğuma inanıyorum.
Hem şair hem romancı olarak çok yönlü bir üretim içindesiniz. Bu iki kimlik arasında kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Şairlik, birinci tercihimdir ama bugünün insanları şiir okumadıkları için, onların okurken zevk alacakları ve hayata yeni bakış açıları kazanmalarına vesile olacak romanlar yazmayı da gerekli görüyorum. Şiir gönlümün, roman aklımın sesidir. Elbette ikisi de ilhamla yazılır. İkisi de lütf-ı ilâhîdir. Şiir bizim, yani Doğu milletlerinin malıdır, roman Batı’nın malıdır. Ancak, ben romanı da kendi malımız haline getirerek, insanların gönüllerine ve akıllarına hitap etmeye çalışıyorum.
Bugün geldiğiniz noktaya bakınca, yazar/şair olarak en çok ne ile iftihar ediyorsunuz?
Bugün her yazdığımın arkasında durabilecek eserler vücuda getirdiğime inanıyorum. Zayıf, zayıf ve kuvvetli taraflarıyla bütün eserlerime sahip çıkıyorum. Hatalar benden, güzellikler Rabbimizdendir. Eserlerim arasında zayıf veya kötü olanları zaman zaten eleyecektir ve geriye en güzelleri ve insanlar için en faydalı olanlar kalacaktır. Bu durum, bütün yazar ve şairler için de geçerlidir.
Hem roman hem şiir yazıyorsunuz. Bu iki tür arasında zihinsel olarak nasıl bir geçiş yapıyorsunuz?
Bu iki türden hangisini yazmaya karar verirsem kendimi o türe göre hazırlıyorum. İlhamın en kuvvetli ve yoğun olduğu anlarda daha çok şiir yazıyorum. Roman yazmak maksadıyla oturduğum zaman hemen yazmaya başlayabiliyorum ama şiir yazmak maksadıyla oturduğum zaman hemen şiir yazmam mümkün olmuyor. Çünkü şiir, tamamen bir ilham meselesidir. Roman ise akılla yola çıkıp, ilhamla devam edilen bir sanat türüdür.
İlham size hangi hâllerde gelir?
İlham, çoğu zaman hüzünlü, bazen öfkeli anlarda ve bazen de mutlu anlarda gelir.
Bir romanın ya da şiirin ‘tamamlanmış’ olduğunu nasıl anlarsınız? Yoksa hiçbir metin gerçekten bitmez mi?
Romanın bittiğini, vermek istediğim mesajı verdiğime inandığım anda anlarım. Bütün kurguyu yaparak yazmaya başladığım halde, yazarken kurgunun dışına çıktığım ve yepyeni bir kurguyla yazmaya devam ettiğim çok oluyor. Bu tür durumlara, “sevk-i İlâhî” diyorum.
Şiirde ise gönlüme düşen ilhamın bittiği anda şiirin de bittiğine inanıyorum.
Karakterlerinizi ve şiirlerinizdeki imgeleri ne kadar planlayarak, ne kadar kendiliğinden oluşturuyorsunuz?
Bir önceki cevapta söylediğim üzere, roman yazmaya başlamadan önce aylarca zihnimde kurgu yapıyorum. Kurgunun bittiğine inandığım zaman yazmaya başlıyorum. Ancak yazarken aklıma gelenler, kurgunun dışındaysa ve bana daha güzel görünüyorsa, o anda aklıma gelenleri yazarak, daha önce yaptığım kurgunun dışına çıkıyorum.
Şiirde ise bir konuda şiir yazmak istediğimde o konu üzerinde orijinal neler yazabileceğimi düşünüp, zihnimde şiirin en güzelini yazabileceğime inandığım anda oturup yazıyorum.
Yazma rutininiz var mı? Günün belirli bir zamanı, belirli bir ortamı, sizi yazmaya iten küçük ritüelleriniz?
Roman yazmaya karar verdiğim zaman ekseriyetle günde en az 8-10 saat oturup yazıyorum. Ancak şiir için öyle bir karar anım yoktur. Şiir yazmanın yeri ve zamanı yoktur. Nerede, hangi şartlar altında ilham gelirse hemen o anda yazmaya başlar ve şiiri bitiririm.
Sizi ilk kez yazmaya iten duygu neydi? Yazar/şair kimliğinizin temelinde hangi hikâye var?
Beni ilk yazmaya iten duygu, okuduklarımın daha güzelini yazıp yazamayacağımı görmektir galiba. Gönlümde uyanan duyguları ifade edebilmek için yazmaya ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum. İnsanların, yazdıklarımı okuması halinde hayatlarının müsbet yönde değişebileceğine inandığım için de yazma arzusu duyuyorum. En büyük şairden daha güzel şiir yazmak, en büyük romancıdan daha güzel roman yazmak gibi hedeflerim hep oldu.
Edebiyat yolculuğunuzda hangi yazarlar, şairler veya eserler sizi biçimlendirdi?
Üniversite birinci sınıfta şiirlerimi yazarken, bir ara Necip Fazıl’a özendiğimi hatırlıyorum. Aynı şekilde roman yazarken bir ara da Oğuz Atay ve Peyami Safa’ya özendiğimi hatırlıyorum. Ancak daha sonra kendim olmaya, kendi üslubumu oluşturmaya karar verdim ve bunu başarmak için daima gayret ettim, ediyorum.
Yazarlığınız yıllar içinde nasıl değişti? Eski metinlerinize dönüp baktığınızda kendinizi nasıl görüyorsunuz?
Garip bir şekilde eski metinlerimi de genellikle hep beğeniyorum. Bu durum bende ya hiç ilerleme olmadığı veya sürekli iyi yazdığım mânâsına geliyor. Belki yaşıma ve okuma seviyeme göre yazdıklarımı değerlendirip, ilk yazdıklarımı, kendi devirlerine göre güzel buluyor olabilirim.
Romanlarınızda ve şiirlerinizde en çok hangi temalar tekrar ediyor? Bu temalar sizin için neden önemli?
Romanlarımda kötü karakterlere yer vermek istemiyorum ki okuyanlar arasında onlara özenen çıkmasın. Ahlaksız insanları anlatmıyorum. Ekseriyetle iyilerin öne çıkmasını veya başlangıçta kötü olanların sonra iyi olmasını arzu ediyorum. Zira, kötülükleri engellemenin yolu, iyilikleri ve iyi insanları öne çıkarmaktır.
Şiirde, en başta aşk gelir. Şiir, aslında daima aşktır. Aşksız şiir olmaz ama şiiri yazılmayan aşk olur. Aşktan sonra Allah sevgisi, peygamber sevgisi, tarih, psikoloji, dünyanın ve müslümanların halleri gibi konularda şiirler yazıyorum.
Dil, özellikle şiirde çok hassas bir alan. Kelime seçiminizde sizi yöneten bir estetik ölçüt ya da iç ses var mı?
Şiirde de romanda da dil şair ve yazarların tek sermayesidir ve eseri inşa etme aracıdır. Bu sebeple muhakkak ki çok mükemmel bir dile, zengin bir kelime hazinesine sahip olmaları şarttır. Hiçbir şiirde ve romanda, şiiriyeti,mânâ ve muhteva zenginliği olmayan, uydurma kelimelere yer vermemelidir. Şiirlerimi yazarken, önce mısraı kendim akıcı, mûsıkîli ve güzel bulmalıyım ki, okuyan da akıcı, mûsikîli ve güzel bulsun. Şiir, bilhassa kelime işçiliğidir ve titizlikle kelime seçmek şarttır.
Okurda hangi duyguyu bırakmak istersiniz? Her kitabınızın okurda bıraktığı iz birbirinden farklı mı?
Okuyucularımız, şiiri okuduğu zaman tekrar tekrar okuma arzusu duymalıdır ve her okuduğunda yeni mânâlar bulmalıdır. Aynı durum elbette romanlar için de geçerli olmakla beraber, hangisinin okuyucu üzerinde daha derin tesir bıraktığını, okuyucunun estetik zevkine ve kelime bilgisine göre anlayabiliriz.
Okurlarla buluşmak sizin için ne ifade ediyor? Aldığınız tepkiler yazma motivasyonunuzu nasıl etkiliyor?
Marifet iltifata tabidir/ Müşterisiz metâ zâyîdir, diye meşhur bir sözümüz vardır. Her yazar ve şair, eserlerinin okuyucu üzerinde kalıcı ve güzel tesirler bırakmasını ve bu tesirleri yazara/ şaire aktarmasını arzu eder. Takdir görürsek, elbette daha güzel eserler yazmak için gayret ederiz.
Türkiye’de yayıncılık ekosisteminde bir yazar/şair olarak karşılaştığınız en büyük zorluklar neler?
Yayıncılar, kitap baskı ücreti talep etmemeli, onlara telif ödemelidir. Eskiden geçerli olan kural buydu. Son yıllarda yazarlardan baskı ücreti talep etmek gelenek haline geldi. Bu da, yazarların motivasyonunu olumsuz etkiliyor. Uzun yıllar emek verip bir eser yazan, şair veya yazarın, üstüne para vererek kitap bastırması hoş bir durum değildir. Kitapların geniş okuyucu kitlesine ulaşması için de iyi bir tanıtıma ihtiyaçları vardır. Türkiye’de medya kültüre ve sanata, kitaba değer vermiyor. Bu sebeple yazarların birçoğu kendi sosyal medya sayfalarından kendi eserlerini tanıtmaya ve okuyucuya ulaştırmaya gayret etmek zorunda kalıyor. Halbuki bir yazarın kendini veya eserlerini tanıtmaya çalışması aslında bizim kültürümüzde ayıp kabul edilir.
Yeni başlayan genç yazarlara ve şairlere en önemli tavsiyeniz ne olurdu?
Önce boş bardaklarını iyice doldursunlar ki içindekini dökme ihtiyacı hasıl olsun.
Yakında çıkacak bir roman, bir şiir kitabı ya da üzerinde çalıştığınız özel bir proje var mı?
Bekleyen romanlar, şiirler, röportajlar, makaleler var. İnşallah onlar da tez zamanda yayınlanırsa daha geniş okuyucu kitlesine ulaştırma imkânı buluruz.


Güzel bir söyleşi olmuş.
Ekrem Bey’i daha yakından tanımamıza vesile oldu. Tebrikler.